Cherreads

Chapter 7 - BÖLÜM 7 — YANLIŞ DÜNYA

Rüyasında babası hâlâ yaşıyordu.

Ocağın başında oturmuş, kırık sabanın demirini yontuyordu ve Lukan'a bakmadan konuşuyordu; sesi her zamanki gibi alçak, kelimeleri her zamanki gibi azdı. Atları içeri al, oğlum. Fırtına geliyor. Lukan kapıya yürüdü ve kapıyı açtığında fırtına değil, atlılar geldi. Meşaleler, çığlıklar ve babasının göğsüne saplanan mızrak. Rüya her gece aynı yerde yırtılıyordu; babası yere düşerken gökyüzü mor bir ışıkla yarılıyor ve bir el, Lukan'ı dünyanın içinden çekip alıyordu.

Bu sefer rüzgârın uğultusuyla değil, bir kadının sesiyle uyandı.

Gözlerini açtı ve tanımadığı bir tavan gördü. Taş bir tavandı, kirişleri düzgün kesilmişti ve ortasında, alevsiz yanan bir cam küre asılıydı. Lukan köyündeki bütün evleri bilirdi. Değirmenin tavanını, kilisenin tavanını, muhtarın evinin tavanını bilirdi. Bu tavan onlardan hiçbirine benzemiyordu.

Doğrulmaya çalıştı ve başaramadı. Kolları ıslak kum gibi ağırdı. Yattığı yatak temizdi, çarşaflar yumuşaktı ve üstündeki giysi kendi giysisi değildi. Birisi onu soymuş ve beyaz keten bir şey giydirmişti. Bu düşünce, bütün diğerlerinden önce, midesini buz gibi bir korkuyla doldurdu.

"Baba?"

Sesi çatlak çıktı. Cevap yerine, yatağın yanından bir hışırtı geldi ve bir kız ayağa kalktı. Lukan'dan birkaç yaş büyük görünüyordu; siyah saçları örgülüydü, üstünde gri bir önlük vardı ve elinde bir su tası tutuyordu. Kız ona bir şeyler söyledi.

Lukan tek kelimesini anlamadı.

Kelimeler akıcıydı, ses insan sesiydi, ama dilin kendisi Lukan'ın duyduğu hiçbir şeye benzemiyordu. Ne kendi köyünün diline, ne dağların ötesinden gelen tüccarların diline, ne rahibin ayinlerde okuduğu kilise diline. Kız konuşmayı bitirdi ve bekledi. Lukan ona baktı.

"Babam nerede?" dedi Lukan. "Köyüm nerede? Burası neresi?"

Kızın yüzünden, onun da tek kelime anlamadığı okunuyordu.

İkisi bir süre birbirine baktı. Sonra Lukan yorganı attı ve kalktı. Daha doğrusu kalkmaya çalıştı; dizleri ikinci adımda çözüldü ve taş zemine kapaklanmadan önce kız kolunu yakaladı. Kız bir şeyler daha söyledi, bu sefer sesi daha sertti ve anlamı açıktı: yat. Lukan yatmadı. Duvara tutunarak pencereye gitti, çünkü pencere vardı ve pencereler gerçeği söylerdi.

Dışarıda bir şehir vardı.

Lukan hayatında bir kez şehir görmüştü; babasıyla yün satmaya gittikleri, iki günlük yoldaki pazar kasabası. O kasabanın tamamı, şu an gördüğü tek bir meydana sığardı. Beyaz taştan binalar sıra sıra uzanıyor, aralarından geniş caddeler geçiyor ve caddeler insan kaynıyordu. Uzakta, evlerin üstünde, altın renkli bir kubbe duruyordu. Ve her şeyin gerisinde, göğe doğru, bir duvar yükseliyordu. Lukan duvarın tepesini görmek için başını kaldırdı ve kaldırdı ve tepe, pencerenin çerçevesinden taştı.

Bacakları yeniden çözüldü. Bu sefer korkudandı.

Kız onu yatağa geri götürdü ve Lukan gitmesine izin verdi, çünkü gidecek başka yeri yoktu. Oturdu, elleri dizlerinin üstünde, ve zihni son geceyi parça parça geri getirmeye çalıştı. Atlılar gelmişti. Babası ona kaç demişti; bağırarak değil, o hiç bağırmazdı, bir kez ve kesin söylemişti. Lukan kaçmamıştı. Sonra mızrak, sonra babasının dizlerinin çöküşü, sonra Lukan'ın ellerinde bir odun parçası ve atlının kalkan darbesi. Yerde yatarken gökyüzü yarılmıştı. Mor bir ışık, günahın rengi gibi bir ışık ve o ışığın içinde...

Lukan'ın nefesi durdu.

Işığın içinde bir kadın vardı. Şimdi hatırlıyordu; rüya sanmıştı, rüya değildi. Düşerken, dünya ile bu oda arasındaki o uzun karanlıkta, camdan yontulmuş gibi bir kadın ona bakmıştı. Yüzü hatırlanmıyordu. Hatırlanan tek şey bir histi: tartılmak. Bir kapının önünde durur gibi tartılmış ve kapıdan geçmesine izin verilmişti. Kadın tek kelime etmemişti. Gerek de yoktu; Lukan o bakışın altında, bir çuval tohum gibi elden geçirildiğini hissetmişti.

Köprücük kemiği sızladı. Elini yakasından içeri soktu ve parmakları, orada olmaması gereken bir şey buldu; derinin üstünde, dal gibi kollara ayrılan kabarık bir iz. Acımıyordu. Ama dün orada değildi.

"Bu bir rüya," dedi Lukan, kimseye. "Uyanacağım ve babam ocağın başında olacak."

Kız su tasını uzattı. Lukan tasa baktı, kıza baktı ve birden, hiç beklemediği bir anda, gözleri doldu. Utançtan başını çevirdi. On yedi yaşındaydı ve babası ona erkeklerin ne zaman ağlayabileceğini öğretmişti: hasatta dolu yağınca ve mezar başında. Yabancı bir odada, yabancı bir kızın önünde değil.

Kız tası yatağın kenarına bıraktı ve konuşmadı. Bunun için Lukan ona minnettar kaldı.

Bir süre sonra, sessizlik yeterince uzayınca, kız kendi göğsüne dokundu. "Rona," dedi. Sonra Lukan'ı işaret etti ve bekledi.

Lukan kelimeyi anladı. Bu kadarını her dil söylerdi. "Lukan," dedi.

"Lu-kan." Kız kelimeyi ikiye bölerek denedi ve başını salladı. Sonra su tasını işaret etti, kendi dilinde bir kelime söyledi. Lukan kelimeyi tekrarladı. Kız pencereyi işaret etti, başka bir kelime söyledi. Lukan onu da tekrarladı. Üçüncü kelimede kızın ağzının kenarı, çok az, yukarı kıvrıldı ve Lukan, bu tanımadığı dünyada ilk kez, göğsündeki düğümün bir parmak gevşediğini hissetti.

Kapı vuruldu.

Rona ayağa fırladı ve önlüğünü düzeltti. Kapı açıldı ve içeri, kır saçlı, ince yapılı, sade giyimli bir adam girdi. Arkasında iki zırhlı nöbetçi kapıda kaldı. Adam yaşlıydı ama duruşu yaşlı değildi ve odaya girdiğinde Rona'nın belinin bükülüşünden, bu adamın buranın sahibi olduğu anlaşılıyordu.

Adam bir iskemle çekti, yatağın yanına oturdu ve Lukan'a baktı. Bakışı ne sert ne yumuşaktı. Tartıyordu. Lukan bu bakışı tanıyordu; babası bir atı satın almadan önce böyle bakardı.

Sonra adam konuştu. Kızın diliydi, akıcı ve yabancı. Lukan boş boş baktı. Adam durdu, bir an düşündü ve başka bir dilde konuştu; bu daha sert, daha boğuk bir dildi ve Lukan yine anlamadı. Adam üçüncü bir dil denedi. Sonra dördüncü. Her seferinde Lukan'ın yüzünü okuyor, her seferinde bir kapının kapandığını görüyordu ve yüzündeki sabır hiç bozulmuyordu.

Sonra adam bir an gözlerini kapadı, sanki zihninin derin bir rafından bir şey indirdi ve ağır, taştan yontulmuş gibi bir aksanla konuştu.

"Beni... anlıyor musun?"

Lukan yatağın içinde dondu.

Kelimeler eğri büğrüydü. Aksan, dağların ötesinden gelen o yaşlı keşişin aksanından bile ağırdı ve bazı sesler yanlış yerden çıkıyordu. Ama dil, kilisenin diliydi. Rahibin ayinlerde okuduğu, mezar taşlarına kazınan, babasının "eskilerin dili" dediği o dil. Lukan onu hiç böyle, karşılıklı konuşulurken duymamıştı. Ama anlıyordu.

"Anlıyorum," dedi Lukan. Kilise kelimeleri ağzında yamuk duruyordu ama çıkıyordu. "Anlıyorum. Neredeyim? Babam nerede?"

Adamın yüzünde bir şey değişti. Çok küçük bir şeydi; gözlerinin bir an genişlemesi, nefesinin yarım vuruş gecikmesi. Sanki adam bir kapıyı denemiş ve kapının açılmasına, açılacağını umduğu hâlde, şaşırmıştı. Sonra o küçük şey kayboldu ve yüz eski düzenine döndü.

Adam kıza döndü ve kendi dillerinde kısa bir soru sordu. Lukan yalnızca tek bir kelimeyi seçebildi, çünkü kelime az önce duyduğu dile aitti; anlıyor musun gibi bir şey. Kız bir an durakladı, sonra başını eğdi ve alçak sesle cevap verdi. Adamın kaşları kalktı. Kıza bir şey daha söyledi ve kız, bu sefer Lukan'a dönerek, kilisenin dilinde, yavaş ve bozuk ama anlaşılır kelimelerle konuştu.

"Ben... az konuşurum. Bu dili. Az."

Lukan ikisine sırayla baktı. Yabancı bir dünyada, yabancı bir odada, iki yabancı onun ölü saydığı bir dili konuşuyordu ve Lukan'ın boğazına yığılan bin soru birbirini eziyordu; neredeyim, babam nerede, beni geri gönderin, siz kimsiniz. Hepsinin arasından en küçüğü, en çocukçası kurtuldu ve döküldü.

"Siz... rahip misiniz?"

Adam güldü. Kısa, gerçek bir gülüştü ve yüzünü bir anlığına yumuşattı. "Hayır," dedi. Kelimeleri tek tek, dikkatle seçiyordu. "Rahip değilim. Bir... öğretmenim. Adım Ogmios." Öne eğildi ve ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. "Uzun bir konuşma yapacağız, Lukan. Ama bugün değil. Bugün tek bir şey bilmen yeterli."

Adam bir an durdu ve o duraklamada Lukan, karşısındaki yüzde bir şeyin dikkatle yerine yerleştirildiğini gördü; bir maske değil, bir ifade, özenle seçilmiş bir şefkat.

"Buraya bir sebeple geldin," dedi adam. "Ve kaybettiklerin... konuşulacak. Her şey konuşulacak. Şimdi biraz dinlen."

Adam kalktı, kıza kısa bir talimat verdi ve kapıya yürüdü. Lukan arkasından baktı ve sormak istediği bin sorunun altında, tek bir düşünce diğerlerini bastırdı; adamın söylediği hiçbir şey bir cevap değildi ama sesi, babasının öldüğü geceden beri ilk kez, birinin duruma hâkim olduğunu söylüyordu.

Ve Lukan, on yedi yaşında, yabancı bir dünyada, tutunacak başka hiçbir şeyi olmadığı için, buna tutundu.

More Chapters