Gallant dilinde ekmek istemek kolaydı. Ekmeğin dünden kaldığını söylemek ise zordu. Lukan üçüncü haftanın sonunda ikisini de yapabiliyordu ve bununla, kendine bile itiraf etmediği küçük bir gurur duyuyordu.
Dersler her sabah, kulenin dördüncü katındaki küçük bir çalışma odasında yapılıyordu. Odada bir masa, iki iskemle, bir yazı tahtası ve Lukan'ın hayatında gördüğü bütün kitaplardan daha fazla kitap vardı. Rona her sabah geliyor, tahtaya kelimeler yazıyor ve Lukan'ın dünyası her gün birkaç kelime genişliyordu. Ekmek, su, merdiven. Sonra fiiller geldi: gitmek, gelmek, beklemek. Sonra cümleler. Rona sabırlı bir öğretmendi; yanlışları düzeltiyor ama yüzünü buruşturmuyordu ve Lukan bir keresinde "haşlanmış kök" yerine "haşlanmış çizme" istediğinde, gülmemek için dudağını ısırışını Lukan görmüş ve tuhaf bir şekilde, buna sevinmişti. Çünkü bu şekilde onlarında kendisi gibi sıradan insanlar olduğunu düşündürüyordu. İnsanlar, korktukları şeye gülmek istemezdi.
Çünkü kulede herkes ondan korkuyordu. Ya da korkuya çok benzeyen bir şey duyuyordu.
Bunu koridorlarda fark ediyordu. Rona onu her öğlen, Ogmios'un izniyle, avluya çıkarıyordu; taş duvarlarla çevrili, ortasında yaşlı bir çınar olan sessiz bir avluydu ve yol boyunca herkes onlara yer açıyordu. Cübbeli öğrenciler duvara çekiliyor, yaşlı üstatlar başlarını eğiyor ve hepsi, istisnasız hepsi, o eğik başların altından Lukan'a bakıyordu. Lukan önceleri giysisinde bir kusur aradı. Sonra yüzünde. Sonra aramayı bıraktı, çünkü sebebin kendisi olmadığını anlamıştı. Baktıkları şey Lukan değildi. Baktıkları şey, Lukan'ın yerine koydukları bir şeydi.
Dördüncü haftanın başında, o şeyin adını öğrendi.
Avluya iniyorlardı. Merdivenin dibinde, elinde bir çamaşır sepetiyle yaşlı bir kadın duruyordu; kuleye dışarıdan gelen hizmetkârlardandı. Kadın Lukan'ı gördü, sepeti yere bıraktı ve Lukan daha ne olduğunu anlamadan öne çıkıp onun elini iki eliyle yakaladı. Elleri nasırlı ve sıcaktı. Kadın Lukan'ın eline alnını dayadı ve hızlı hızlı, aynı kelimeyi tekrarlayarak bir şeyler söyledi. Sonra Rona'nın sert bir uyarısıyla kendine geldi, eğildi, sepetini kaptı ve neredeyse koşarak uzaklaştı.
Lukan olduğu yerde kaldı. Avucunda, kadının alnının sıcaklığı duruyordu.
"Ne dedi?" diye sordu kilise dilinde.
Rona hemen cevap vermedi. Çınarın altındaki taş banka kadar yürüdüler ve oturdular. Rona ellerine baktı, sonra Lukan'a döndü ve kadının tekrarladığı kelimeyi, bu sefer yavaşça, Gallant dilinde söyledi. Lukan kelimeyi tanıyordu; koridorlarda, fısıltıların içinde defalarca duymuştu ama anlamını hiç sormamıştı. Sormaktan korkmuştu.
"Bu kelime ne demek?"
"Senin dilinde..." Rona doğru karşılığı aradı. "Kurtarıcı gibi. Kahraman. İkisinin arası."
"Neden bana öyle diyorlar?"
Rona bir süre çınarın yapraklarına baktı. Konuştuğunda, kilise dilindeki bozuk cümleleri her zamankinden daha dikkatliydi; kelimeleri tek tek seçiyordu.
"Sana anlatılan adamı hatırlıyor musun? Şehri kuran adamı?" Lukan başını salladı. "O adam öldükten sonra insanlar onu unutmadı. İki bin yıl, Lukan. İki bin yıl boyunca her nine, torununa onu anlattı. Ve her masal aynı sözle bitti: Dünya yeniden karanlığa düşerse, onun kanından biri geri gelecek." Rona ona döndü. "Üç hafta önce kırk büyücü bir çember çizdi ve çemberin ortasına sen düştün. Onun dilini konuşuyorsun. Onun dünyasından geliyorsun."
"Ben çiftçiyim." Kelime, Lukan'ın ağzından beklediğinden sert çıktı. "Koyun güderim. Babamın sabanını bile doğru düzgün süremem, toprak taşlıdır bizde. Bu insanlar benden ne bekliyor?"
Rona cevap vermedi ve cevapsızlığı, bir cevaptı.
Lukan öne eğildi, dirseklerini dizlerine dayadı. Avlunun taşları eski ve çatlaktı; çatlakların arasından cılız otlar çıkmıştı. Bir yerlerde, bu duvarların ötesinde, bir milyon insan yaşıyordu ve o insanların nineleri, torunlarına onun geleceğini anlatmıştı. Omuzlarına konan şeyin ağırlığını tam olarak ölçemiyordu, çünkü ağırlığın tamamını henüz görmemişti. Ama kenarını görüyordu ve kenarı bile, babasının en yüklü saban arabasından ağırdı.
"Sen de mi öyle düşünüyorsun?" diye sordu sonunda. "Benim... o olduğumu?"
Rona bu soruyu beklememişti; yüzünden belli oldu. Bir süre düşündü ve Lukan, kızın kolay yalan söyleyemediğini o an anladı. Bu, o güne kadar Rona hakkında öğrendiği en değerli bilgiydi.
"Bilmiyorum," dedi Rona. "Ama bir şey biliyorum. Ben büyük bir kasabadan gelmedim. Kisabra'da, denizin kenarında bir balıkçı köyünde doğdum. On dört yaşıma kadar balık ayıkladım. Ellerim hep pul kokardı." Kendi avuçlarına baktı. "Sonra bir gün, iyileştirdiğim bir martıyı gören bir büyücü köyümüze geldi ve bana kulenin yolunu gösterdi. Köyümdeki herkes güldü. Balıkçı kızından şifacı olmaz, dediler." Başını kaldırdı ve Lukan'a baktı. "Dört yıldır buradayım. Hâlâ balık ayıklamayı biliyorum. Ama artık başka şeyler de biliyorum. Dünya insanı değiştiriyor, Lukan. Kim olduğun, nereden geldiğinle bitmiyor."
Lukan ona baktı. Ellerim hep pul kokardı. Kendi elleri de toprak kokardı; belki hâlâ kokuyordu, belki bir daha hiç kokmayacaktı. İki köylü çocuğu, dünyanın en büyük şehrinin ortasında, taş bir bankta oturuyordu ve bunu ikisinden başka kimse bilmiyordu.
"Balık ayıklamak zor mu?" diye sordu Lukan.
Rona güldü. İlk kez böyle güldü; kısa, gerçek, ders vermeyen bir gülüş. "Koyun gütmekten kolay."
"Koyun gütmek zor değil."
"O zaman balık ayıklamak hiç zor değil."
O gün ders, avluda ve gülerek bitti. Ve Lukan o gece yatağında, tavandaki alevsiz küreye bakarken, üç haftadır ilk kez babasını düşünmeden önce başka bir şey düşündü ve bunun suçluluğu göğsüne oturana kadar birkaç dakika geçti.
Ertesi sabah derse Rona değil, iki kişi geldi.
Rona öndeydi; elinde her zamanki tebeşiri vardı ama yüzünde her zamanki sabah sakinliği yoktu. Arkasında, mavi cübbeli, kısa boylu, telaşlı bir adam duruyordu ve adamın kucağında bir tomar kumaş vardı. Koyu, ağır, işlemeli bir kumaştı; Lukan öyle bir kumaşı hayatında yalnızca kilisede, piskoposun sırtında görmüştü.
"Bu ne?" diye sordu Lukan.
"Terzi," dedi Rona. Sesi düzdü ama tebeşiri parmaklarının arasında çeviriyordu. "Ölçü alacak."
"Neden?"
Rona bir an durakladı ve Lukan, o duraklamayı artık tanıyordu; kızın, söyleyeceği şeyi önce kendi içinde tarttığı andı bu.
"Beş gün sonra saraya gidiyorsun," dedi Rona. "İmparator seni görmek istiyor."
