Araba yokuşu tırmanırken Ogmios, Lukan'a diz çökmeyi öğretiyordu.
"Sol diz yere iner. Sağ diz dik kalır. Baş öne eğilir ve imparator izin verene kadar kalkılmaz. Tekrar et."
Lukan arabanın dar tabanında, sallanan zeminde denedi. Üstündeki yeni giysi her hareketinde hışırdıyordu; koyu mavi, gümüş işlemeli, terzinin üç gün üstünde çalıştığı bir şeydi ve Lukan onun içinde, başkasının derisini giymiş gibi hissediyordu. Babası bu kumaşın bir kolunu satsa, köyün bütün borcunu kapatırdı.
"Konuşmam gerekirse?"
"Gerekmeyecek. Sorulanı ben çevireceğim, cevabını ben çevireceğim. Kısa cevap ver. Yalan söyleme." Ogmios bir an durdu. "İmparator, yalanı kokusundan tanıyan bir adamdır."
Araba durdu ve kapı açıldı ve Lukan, saray denen şeyi ilk kez gördü.
Geldiği kule büyüktü, hatta köyünde gördüğü her şeyden çok daha büyüktü ancak saray, büyük değildi, daha doğrusu büyük demek yetersiz kalırdı. Saray bir dağın insan eliyle yapılmış hâliydi. Beyaz mermer basamaklar bir tarlanın genişliğinde yukarı akıyor, basamakların iki yanında altın zırhlı muhafızlar heykel gibi duruyor ve her şeyin üstünde, sütunların taşıdığı bir alınlık, gökyüzünün bir parçasını kapatıyordu. Lukan bir muhafızın zırhına baktı ve kendini tutamayıp hesapladı: o zırh, köyünün on yılda ürettiği her şeyden pahalıydı.
İçerisi daha kötüydü. Koridorlar boyunca yürüdüler ve Lukan, ayaklarının altındaki taşa basmaya çekindi; taş, ayna gibi parlaktı. Duvarlarda ise birkaç adam boyu duvar halıları asılıydı ve halılarda savaşlar, taçlar ve yanan şehirler vardı. Rona yanında yoktu; kulede kalmıştı ve Lukan, onun yokluğunu sol elinde bir eksiklik gibi taşıyordu.
Taht salonunun kapıları iki kanatlıydı ve açılmaları için dört adam gerekti.
Salon, köy kilisesinin on katıydı ve neredeyse boştu. Uzun kırmızı halı, boş sıraların arasından geçip yükseltilmiş bir tahta ulaşıyordu ve tahtta bir adam oturuyordu. Lukan yürürken ona bakmamaya çalıştı ve başaramadı. Adam yaşlıydı, ama köyündeki diğer yaşlılar gibi değildi; kurumuş değil, sertleşmişti. Kır sakalı kısa kesilmişti, omuzlarında koyu bir pelerin vardı ve tahtın yanında, kınında, süssüz bir kılıç duruyordu. Lukan kılıcı gördü ve nedense, salondaki bütün altından çok o kılıç ona imparatorun kim olduğunu anlattı.
Kırmızı halının sonunda Ogmios diz çöktü ve Lukan, çalıştığı gibi, sol dizini mermere indirdi.
Sessizlik uzun sürdü. Lukan başı eğik, kendi nefesini dinledi ve izlendiğini hissetti; tartıldığını. Bu hissi tanıyordu. Ogmios da ilk gün ona böyle bakmıştı ve camdan kadın da. Bu dünyada herkes onu tartıyordu ve Lukan, kefenin öbür tarafında ne olduğunu hâlâ bilmiyordu.
"Kalkın."
Kalktılar. İmparator tahttan inmişti; Lukan başını kaldırdığında adam üç adım ötede duruyordu ve gözleri griydi. Gri gözler Lukan'ı yukarıdan aşağı taradı, yüzünde durdu ve uzun süre orada kaldı.
Sonra imparator konuştu ve Ogmios çevirdi.
"Majesteleri adını soruyor."
"Lukan."
"Baban ne iş yapardı, diye soruyor."
"Çiftçiydi. Koyunumuz vardı. Biraz da arpa ekerdik."
Ogmios çevirdi. İmparatorun yüzünde hiçbir şey kıpırdamadı ama başını çok hafif yana eğdi ve yeni bir soru sordu. Ogmios bir an duraksadı; Lukan bu duraksamayı fark etti, çünkü Ogmios duraksamazdı.
"Majesteleri... işareti görmek istiyor."
Lukan yakasını açtı. İmparator yaklaştı; bir kral için fazla yaklaştı ve köprücük kemiğinin üstündeki dal biçimli ize baktı. Bakışı bir kuyumcunun bakışıydı; taşın gerçeğini arayan. Sonra doğruldu, Lukan'ın gözlerinin içine baktı ve bu sefer soruyu doğrudan ona sordu. Kelimeler yabancıydı ama ton, tercüme istemiyordu. Yine de Ogmios çevirdi ve sesi, çeviride bir perde inceldi.
"Korkuyor musun, diye soruyor."
Lukan cevabı düşünmedi. Düşünseydi yalan bulurdu ve bu adamın önünde yalanın kısa yaşayacağını, kılıca bakınca anlamıştı.
"Her gün," dedi Lukan. "Ama babam derdi ki, korku ile korkaklık aynı ahırda yatmaz."
Ogmios çevirdi. Ve Lukan, o an, bu dünyada ilk kez bir imparatorun yüzünde bir şeyin değiştiğini gördü. Gülümseme değildi. Gülümsemenin çok uzak bir akrabasıydı; göz kenarında bir çizginin derinleşmesi. İmparator başını bir kez, yavaşça salladı ve Ogmios'a dönüp bir şeyler söyledi; bu sefer uzundu ve Ogmios yalnızca dinledi.
Sonra kapılar açıldı.
Protokol yoktu; kapı sadece açıldı ve içeri bir adam girdi, yürüyüşü koşmanın terbiye edilmiş hâliydi. Elinde mühürlü bir parşömen vardı. Salonun ortasında diz çöktü, parşömeni uzattı ve imparator onu okurken salon o kadar sessizdi ki Lukan, parşömenin açılırkenki çatırtısını duydu.
İmparator okudu. Yüzü değişmedi ve Lukan, bunun ne kadar emek istediğini artık biliyordu, çünkü kendisi de üç haftadır aynı şeyi yapmaya çalışıyordu. İmparator parşömeni indirdi, Ogmios'a baktı ve tek bir cümle söyledi. Lukan yalnızca bir kelimeyi yakaladı, çünkü kelime bir isimdi ve isimler her dilde aynıydı.
Oliar.
Bundan sonrası hızlı oldu. İmparator Lukan'a döndü, kısa bir şey söyledi ve tahta geri yürüdü. Ogmios eğildi, Lukan da eğildi ve dakikalar sonra kendilerini yeniden mermer koridorlarda, bu sefer hızlı adımlarla yürürken buldular. Koridorlar artık boş değildi; kapılardan adamlar çıkıyor, birbirlerine alçak sesle bir şeyler söylüyor ve hepsinin yüzünde aynı gerginlik vardı.
Arabaya bindiler ve saray kapıları arkalarında kapandı. Lukan bir süre bekledi, sonra sordu.
"İmparator son olarak ne dedi?"
Ogmios pencereden dışarı bakıyordu. "Seni tekrar çağıracağını söyledi. Daha uygun bir zamanda."
"O kâğıtta ne yazıyordu?"
"Seni ilgilendiren bir şey değil."
"Oliar." Lukan kelimeyi söyledi ve Ogmios'un başı ona döndü. "İsmi duydum. Oliar ne?"
Ogmios ona uzun bir an baktı ve Lukan, adamın gözlerinde bir hesabın döndüğünü gördü; söylemenin ve söylememenin tartıldığını. Sonra hesap kapandı.
"Bir kasaba," dedi Ogmios. "Batıda. Surları olan bir kasaba." Pencereye geri döndü. "Ve bu sabah itibarıyla kuşatma altında."
"Kim kuşatıyor?"
Araba, yokuştan aşağı, kulenin yoluna saptı. Ogmios cevabı hemen vermedi ve verdiğinde sesi, ders anlatan sesi değildi; daha yavaş, daha dikkatliydi.
"Bunu sana yakında anlatacağım, Lukan. Hepsini. Bu dünyayı öğreneceksin demiştim ve bu da dersin bir parçası. Ama bugün değil." Lukan'a döndü ve o özenle seçilmiş şefkat, yüzüne yeniden yerleşti. "Bugün iyi iş çıkardın. İmparatorun önünde ayakta kaldın ve doğruyu söyledin. Şimdilik bu yeter."
Lukan pencereden dışarı, geçip giden beyaz taş binalara baktı. Yetmiyordu. İlk kez, bu dünyaya geldiğinden beri ilk kez, yetmiyordu. Sarayın koridorlarındaki gergin yüzler, çatırdayan parşömen, imparatorun taş kesilen yüzü; bir yerlerde bir şey oluyordu, büyük bir şey ve herkes onun bir parçasıydı, Lukan hariç. Ona yalnızca diz çökmek, doğru cevap vermek ve beklemek düşüyordu.
Kahraman, diyorlardı ona. Ve kahramandan sakladıkları bir savaş vardı.
O gece Lukan, tavandaki alevsiz küreye bakarken kararını verdi. Yarın Rona'ya soracaktı. Rona ona yalan söyleyemezdi; bir kere denemişti ve kulakları kızarmıştı.
Oliar'ı soracaktı. Ve batıdaki adamı.
