Varek yirmi iki yıl boyunca her şafağı zincir sesiyle karşıladı. Beş haftadır o ses yoktu ve Varek, sessizliğe hâlâ alışamamıştı.
Gece nöbetinin son saatiydi. Kamp, tepenin yamacına kurulmuştu; yüzlerce çadır, sönmeye yüz tutmuş ateşler ve dokuz bin kişinin uykudaki nefesi. Varek mızrağına yaslanmış, doğuya bakıyordu. Mızrak hâlâ elinde yabancı duruyordu. Otuz iki yıl boyunca elleri yalnızca kazma tanımıştı ve avuçlarındaki nasır, mızrak sapının inceliğine göre değil, kazma sapının kalınlığına göre oyulmuştu. Çavuş Korr ona her talimde aynı şeyi söylüyordu: "Sıkma, tutacaksın. Mızrak kazma değildir, oğlum."
Oğlum. Varek kırk yaşındaydı. Ama Korr'un dilinde bütün eski köleler oğuldu, çünkü hepsi ona göre çocuktu.
Yanağındaki damga geceleri kaşınırdı. Varek kaşımamayı öğrenmişti; kaşınan damga daha çok görünürdü. Damga, sol yanağında, elmacık kemiğinin üstündeydi: bir daire içinde iki çizgi. Taş ocağının işaretiydi. Varek o ocakta doğmuştu, annesi de o ocakta doğmuştu ve damga, ikisinin de yüzüne aynı yaşta, yedi yaşında vurulmuştu. Ocağın kâtibi her yıl envanter tutarken Varek'in adını değil, numarasını yazardı. Varek kendi fiyatını da bilirdi, çünkü kâtip yüksek sesle söylerdi: güçlü bir ocak kölesi, iyi bir katırdan biraz ederdi.
Beş hafta önce ocağın kapıları kırıldığında Varek kaçmamıştı. Saklanmıştı. Kölelerin yarısı saklanmıştı, çünkü kapıların kırılması hayatlarında hep tek anlama gelmişti: birileri mülk el değiştiriyordu ve el değiştiren mülk, dayak yerdi. Varek'i taş kırma çukurundan çıkaran kara elf askeri, ona bağırmamıştı. Yalnızca zincirine bakmış, kılıcını bir kez indirmiş ve geçmişti. Zincir, Varek'in ayağında otuz iki yıl sonra ilk kez açık kalmıştı ve Varek, ne yapacağını bilemediği için, akşama kadar çukurun kenarında oturmuştu.
Akşam, ordunun yazıcıları gelmişti. Herkese aynı iki şey gösterilmişti: bir torba yol ekmeği ve bir mızrak. Kural basitti ve tercümana gerek yoktu. Ekmeği alan gidebilirdi; kimse takip etmezdi. Mızrağı alan kalırdı.
Varek mızrağı almıştı. Ekmeği alıp gidecek bir yeri yoktu. Damgalı bir kara elfin, imparatorluk topraklarında yolu iki yerde biterdi: yeni bir zincirde ya da bir hendekte.
Nöbet arkadaşı Sel, yanına çömeldi ve matarasını uzattı. Sel gençti, belki yirmili yaşlarında olmalı; bir çiftlik kölesiydi ve konuşmayı severdi. Varek sevmezdi ama Sel'in konuşması, gecenin geçmesine yardım ediyordu.
"Doğu yolundan akşam yeni bir kafile gelmiş, duydun mu?" dedi Sel. "Bir değirmenden. On bir kişi. Aralarında bir çocuk varmış, hiç konuşmuyormuş. Yazıcılar adını sormuş, cevap vermemiş. Damgasından okumuşlar kim olduğunu."
Varek matarayı geri verdi. "Konuşur," dedi. "Zamanla."
"Sen ne kadar sürede konuştun?"
Varek cevap vermedi ve Sel, sorusunun ağırlığını fark edip sustu. Aşağıda, kampın doğu ucundaki gözcü ateşinin yanında bir hareket oldu; iki atlı geldi, bir şeyler konuşuldu ve atlılardan biri komuta çadırlarına doğru sürdü. Varek atlının sırtındaki toz tabakasını gördü. Uzaktan geliyordu ve acelesi vardı.
"Yine bir köy mü acaba?" dedi Sel. Sesi alçalmıştı. "Geçen ay ki gibi?"
Varek geçen ayı düşündü. Verren denen köyü. Ordunun oraya girişini görmemişti; onların bölüğü geride, yol güvenliğindeydi. Ama dumanı görmüştü. Duman bütün gün gökyüzünde asılı kalmıştı ve akşam, bölükteki eski kölelerden bazıları sessizce sevinmiş, bazıları hiç konuşmamıştı. Varek hiç konuşmayanlardandı. O köyün ambarında kimin tahılı vardı, bilmiyordu. Ama o köyün tarlalarında kimlerin çalıştığını tahmin edebiliyordu, çünkü kendisi otuz iki yıl kimin taşını kırdıysa, o tarlaları da onlar sürüyordu ve zincir, ateş çıktığında kaçmaya izin vermezdi.
Özgürlük, Varek'in öğrendiği kadarıyla, temiz bir şey değildi.
"Bilmiyorum," dedi.
Sel bir süre sessiz kaldı. Sonra, gençlerin sorulmayacak soruları sorma cesaretiyle, sordu: "Sen onu yakından gördün mü hiç?"
Kimi kastettiğini söylemesine gerek yoktu. Kampta o, hep aynı kişiydi.
"Bir kez," dedi Varek. "Ocak açıldığı gün. Uzaktan."
"Nasıl biri?"
Varek hatırladı. Çukurun kenarında otururken, yolun üstünden geçen atlı grubunu görmüştü. Ortadaki adam atsızdı; yürüyordu. Beyaz saçları uzaktan bile seçiliyordu ve yürüyüşünde acele yoktu. Taş ocağının önünde bir an durmuş, açık kapılara bakmış ve devam etmişti. Hepsi buydu. Varek onun yüzünü görmemişti ve görmek istediğinden de emin değildi. İmparatorluk ona iblis diyordu; bunu yeni gelenler anlatıyordu, kasaba meydanlarında tellallar bağırıyormuş. Kamptaki eski köleler ise başka bir isim kullanıyordu. Kimin başlattığını kimse bilmiyordu ama isim tutmuştu, çünkü doğruydu.
"Zincirkıran'ı mı soruyorsun?" dedi Varek. "Bir adam işte. Yürüyordu."
"Ocaktakiler diyor ki büyü işlemiyormuş ona. İmparatorluğun büyücüleri ateş büyüleri yağdırmış, ama üstüne bir kıvılcım bile düşmemiş."
"Ocaktakiler çok şey diyor."
"Ya doğruysa?"
Varek omuz silkti. Doğru olup olmaması onun sorunu değildi. Onun sorunu şuydu: otuz iki yıl boyunca dünya tek bir düzendeydi ve o düzenin altında Varek bir numaraydı. Beş hafta önce bir adam o düzenin içinden geçmişti ve düzen, geçtiği yerlerden yırtılmıştı. Yırtıktan Varek düşmüştü; bir mızrakla, bir damgayla ve kırk yaşında öğrenilmesi gereken bir hayatla. Adamın kim olduğu, ne olduğu, büyünün ona işleyip işlemediği... bunlar bilginlerin sorularıydı. Varek'in elindeki tek gerçek şuydu: zinciri o adamın ordusu kırmıştı ve yenisini takmaya gelen olursa, aradaki mızrak Varek'in mızrağıydı.
Şafak söktüğünde nöbet bitti ve kamp, üstündeki uykuyu silkeleyerek ayağa kalktı. Varek ateşin başında arpa lapasını kaşıklarken, gece gelen atlının haberi de bölükten bölüğe yayıldı. Çavuş Korr, bölüğün önünde durdu ve kısa kesti; Korr hep kısa keserdi.
"Bugün toplanıyoruz. Yarın şafakta yürüyüş var." Bir an durdu ve bölüğe baktı; kazma elleriyle mızrak tutan yüz adama. "Doğuya gidiyoruz. Bu sefer köy değil. Surlu bir kasaba."
Bölükte kimse konuşmadı ama Varek, yanındaki adamların nefesinin değiştiğini duydu. Sur, taş demekti. Taş, merdiven ve ok demekti. Sel, her zaman ki gibi merakına yenik düşüp yarı yolda, sordu: "Kasabanın adı ne, çavuş?"
Korr cevap vermeden önce doğuya, tepelerin ardına baktı.
"Oliar."
