Oda kapısına çakılan o ağır, kırmızıya boyanmış metal plaka, sabahın ışıklarıyla birlikte daha da tehditkar görünüyordu. Üzerindeki dikey göz sembolü, sadece bir uyarı değil, içeride yatan kişinin yeni statüsünü belirleyen bir damgaydı: [GÖZETİM]
Yatağımın kenarında oturuyordum. Üzerimde o şatafatlı, altın işlemeli lacivert akademi üniforması yoktu. Onun yerine, dün gece bırakılan o mat, kömür karası, kaba kumaştan yapılmış tuniği geçirmiştim üzerime. Sağ kolumdaki o zift karası damarları gizlemek için siyah deri bir eldiven taktım. Eldiveni sıktığımda deri gıcırdadı.
Parmaklarımı açıp kapattım. Hareketlerim milimetrik bir gecikmeyle geliyordu. Sinir uçlarım yanmış, yerini mühürden sızan enerjinin yönlendirdiği bir iradeye bırakmıştı. Kolum, bana ait bir uzuvdan çok bedenime monte edilmiş yabancı bir silah gibiydi.
Kapı vurulmadan açıldı. Malik, devasa cüssesiyle eşiği doldurdu. Zırhını kuşanmış, ağır baltasını sırtına asmıştı. Yüzü savaşa gidiyormuş gibi gergindi. Bakışları eldivenli elime takıldı.
"Hazır mısın Kaptan? Panolar asıldı. Ders programları belli oldu."
Ayağa kalkıp paltomu omuzlarıma aldım. Yüksek yaka, boynuma tırmanan o siyah rün izlerini tamamen örtüyordu. Sırıtarak yanıtladım:
"Hazırım. Gidelim. Bakalım bizi nereye gömmüşler."
KORİDORLARIN SESSİZLİĞİ
Yatakhaneden çıkıp ana binaya giden yol, bir zamanlar sadece bir yürüyüş mesafesiyken şimdi bir tecrit alanına dönmüştü. Koridorlar sabah derslerine yetişmeye çalışan öğrencilerle doluydu. Elementalistler, şifacılar, rün çırakları... Hepsi gruplar halinde, ellerinde kitapları ve asalarıyla gençliğin o pervasız gürültüsüyle ilerliyordu.
Ancak Malik'le koridora adım attığımız an, o gürültü bıçakla kesilmiş gibi dindi.
Önümüzdeki kalabalık, görünmez bir el tarafından itilmiş gibi ikiye ayrıldı. Öğrenciler sırtlarını duvarlara yapıştırıyor, başlarını öne eğip korkuyla gözlerini kaçırıyorlardı. Göğsümdeki mühürden dışarı sızan o ağır, yoğun tınlaşımın baskısı koridorda açıkça hissediliyordu; ışık elementine yatkın bazı zayıf büyücü adaylarının istemsizce göğüslerini tutup nefes almaya çalıştıklarını fark ettim.
Biz geçtikten sonra arkamızdan fısıltılar yükseldi:
"Şuna bak... Kuleyi tek hamlede yıkan ucube."
"Gözlerine bakma, ruhunu dondurur."
Bu fısıltıları umursamıyordum bile. Benim için onlar, sadece arkada uğuldayan boş bir rüzgardan ibaretti. Korku, zavallıların güçlü olana sunduğu en samimi saygı duruşuydu. Ve şu an, bütün koridor bana bu saygıyı kusuyordu.
Ana hole geldiğimizde, devasa duyuru panosunun önündeki kalabalık da aynı hızla dağıldı. Panonun önüne, o geniş boşluğa yürüdüm. Listeler parşömenler halinde asılmıştı.
[ELİT SINIF - EĞİTMEN: BAŞBÜYÜCÜ LIRRA]
Listenin tepesinde, süslü harflerle Kaen ve diğer soylu isimler yazılıydı. Onlar, kulenin tepesindeki manzaralı sınıflarda elementlerin dansını öğreneceklerdi.
Gözlerimi listenin en altına indirdim. Panonun tahta çerçevesine neredeyse değen o buruşuk, özensizce asılmış kağıda baktım.
[KUDRET SINIFI - EĞİTMEN: ARDELION VERAS]
Konum: Zemin Kotu - Eski Ahırlar / Doğu Kanadı.
Listenin başında iki isim vardı: Malik ve ben.
Malik listeye bakıp hırladı. Sesi, yaklaşan bir depremin uğultusu gibiydi:
"Kudret Sınıfı mı? Yani... büyüsüzler. Bizi kılıç sallayan aptalların arasına mı koydular? Senin yeteneğini gördüler Kaptan! O kuleyi yıktın!"
Listedeki ismime dokundum. Kağıdın dokusu bile ucuz ve kabaydı.
"Gördüler Malik. Ve korktular. Bizi eğitemeyeceklerini, kontrol edemeyeceklerini anladılar. Bu yüzden bizi yok saymaya, çürümeye terk etmeye çalışıyorlar."
Parmağımı listeden çektim.
"Kudret Sınıfı... Et Pazarı."
Başımı çevirip, üst katlara çıkan o geniş, mermer merdivenlere baktım. Kaen ve diğerleri, o merdivenlerden yukarı, ışığa doğru çıkıyorlardı. Dudaklarımın kenarında o eski, alaycı gülüş belirdi.
"Sorun değil. Yukarıdakiler havayla oynasın. Temeli tutan her zaman aşağıdakilerdir. Gidelim Malik. Ahırlara."
IŞIKTAN PASLI DEMİRE
Akademi'nin ana binasından çıkıp Doğu Kanadı'na yöneldiğimizde atmosfer hızla değişti. Bakımlı bahçeler, süslü heykeller ve temiz yollar geride kaldı. Zemin, önce çatlamış taşlara, sonra çamura döndü. Hava, o temiz büyü kokusunu yitirdi; yerini ter, deri yağı, paslanmış demir ve ağır bir saman kokusu aldı.
Burası akademinin arka bahçesiydi. Vitrine konulmayanların yeri.
Kudret Sınıfı'nın eğitim sahası, eskiden süvariler için kullanılan devasa, taş ve ahşaptan yapılma eski ahırlardı. Binanın çatısı yer yer çöküktü. İçeriden metalin metale çarpma sesleri ve ağır cisimlerin yere düşme gürültüleri geliyordu. Kapının üzerine özensizce çakılmış paslı levhada çapraz iki kılıç ve bir yumruk sembolü vardı.
İçeri girdiğimizde içerideki gürültü bir anlığına dalgalandı ama kesilmedi. Burası bir sınıf değil, arenaydı. Zemin sertleştirilmiş toprak ve talaşla kaplıydı. Sıra veya masa yoktu; sadece silah rafları, ağırlık kaldırmak için kullanılan devasa taşlar ve antrenman kuklaları vardı.
İçerideki öğrenciler de yukarıdakilere benzemiyordu. Çoğu devasa cüsseli, zırhları çizikler içinde, yüzleri yara bere dolu tiplerdi. Büyü yeteneği olmayan, sadece fiziksel güçleriyle buraya kabul edilmiş alt tabaka çocukları ya da manası çok zayıf olduğu için buraya sürülmüş, hayalleri kırık soylu artıklarıydı.
Girişimiz bu ter kokulu ortamda garip bir tezat oluşturdu. Malik cüssesiyle buraya aitti ama ben onların gözünde cılız, solgun, "büyücü kılıklı" bir yabancıydım. Paltom, temiz yüzüm ve o tekinsiz sessizliğim, buradaki kaba saba kalabalığın içinde fazlasıyla sırıtıyordu.
Bir grup öğrenci güreşmeyi bırakıp bize döndü. İçlerinden boynu kafasından daha kalın olan devasa bir genç yere tükürdü:
"Taze et. Hey, yanlış geldiniz prensesler. Kütüphane diğer tarafta."
Yanındakiler hırıltılı bir şekilde güldü. Malik baltasının sapını sıktı, omuz kasları gerildi:
"Kime havlıyorsun sen?"
Elimi Malik'in göğsüne koyup onu durdurdum. Gözlerimi o çocuğa dikmeden etrafı süzdüm. Silahların kalitesi kötü, zemin kaygan, öğrencilerin duruşu disiplinsizdi. Malik'e doğru fısıldadım:
"Sakin ol. Burası bir okul değil, bir ahır. Ve bunlar da eğitilmemiş atlar."
O sırada, salonun en dibindeki gölgelerin içinden bir ses yükseldi:
"Sessizlik!"
Bu ses bir bağırma değildi; bir kamçının şaklaması gibi keskin ve otoriterdi. Öğrenciler anında sustu ve hazırola geçti. O kaba saba devler, bu sesin sahibinden ölümden korktuklarından daha çok korkuyorlardı.
Gölgelerin içinden Eğitmen Ardelion Veras çıktı. Uzun boylu, tel gibi kaslı, yüzünün yarısı eski bir yanık iziyle kaplı ürkütücü bir adamdı. Üzerinde büyücü cübbesi yoktu; sadece siyah deri bir zırh giymişti ve belinde, ucu yerde sürünen uzun, dikenli bir kırbaç vardı. Bu adam bir eğitmen değil, bir terbiyeciydi.
Ardelion, ağır adımlarla tam önümüze kadar yürüdü. Yanık yüzünü yüzüme birkaç santim mesafeye kadar yaklaştırdı. Biri sağlam, diğeri beyaz bir kataraktla kaplı gözleriyle beni bir böceği inceler gibi süzdü:
"Vael'thra. Ve Kessir."
Sağ elimdeki eldivene, sonra gözlerimdeki o farklı renklere baktı. Kael'in etrafında yavaşça dönerek devam etti:
"Rektör bana senin hakkında bir dosya gönderdi. Dosyada 'Gözetim Vakası' yazıyor. 'Tehlikeli' yazıyor. 'Patlamaya hazır' yazıyor." Aniden durup kulağıma eğildi: "But ben ne görüyorum biliyor musun? Ben, büyüsü elinden alınmış, buraya sürülmüş, kırılgan bir kemik yığını görüyorum. Bir hata görüyorum."
Gözümü bile kırpmadım. Yaydığı o yoğun aura baskısı normal bir öğrenciyi dizlerinin üzerine çöktürürdü. Ama ben Rezonans Kulesi'ni yıkan o muazzam basınca dayanmıştım. Bu adamın baskısı, okyanusun yanında bir damla gibiydi.
"Hata değilim. Sonucum."
Ardelion hafifçe geri çekildi. Sağlam gözünde bir anlık bir şaşkınlık, sonra da sadistçe bir memnuniyet parladı. Kırbacını eline dolayarak sınıfa döndü:
"Dinleyin sümük sülükleri! Aramıza yeni bir 'Soyluzade' katıldı. Kendisi manası olmadığı için buraya düşmüş. Ama sanırım kendini hala o yukarıdaki kulede sanıyor." Tekrar bana döndü: "Burası Kudret Sınıfı evlat. Burası Et Pazarı. Burada senin soyadın, paran veya annenin kim olduğu beş para etmez. Burada sadece bir kural vardır: Et, metalle konuşur."
Yerdeki ağır, paslı bir antrenman kılıcını tekmeleyerek ayaklarımın dibine fırlattı:
"Kaldır şunu. Bana ne olduğunu göster. Eğer o kılıcı kaldıramazsan, seni o kapıdan dışarı atarım. Ve inan bana, merdivenleri kullanarak inmezsin."
Malik öne atılmak istedi:
"O henüz iyileşmedi! Revirden yeni çıktı!"
"Malik," dedim sertçe. "Dur."
Yavaşça eğildim. Yerdeki kılıç standart bir eğitim silahı değildi; içi kurşunla doldurulmuş, kasları zorlamak için tasarlanmış, neredeyse yirmi kilo ağırlığında bir kılıçtı.
Eldivenli sağ elimle değil, sol elimle kabzayı kavradım. Ardelion sırıttı; kılıcı kaldıramayacağımı düşünüyordu. Sınıftaki diğer öğrenciler kıkırdamaya başladı.
Derin bir nefes alıp karnımdaki aura çekirdeğini ateşledim.
GÜM.
İçsel bir ateşleme sesi yükseldi. Sol kolumdaki kaslar tuniğin altında aniden sertleşti, damarlarım belirginleşti. Kılıcı sadece kaldırmakla kalmadım; tek bir akıcı hareketle yerden koparıp havada bir yarım daire çizerek Ardelion'un boyun hizasında durdurdum.
Kılıcın ucu, eğitmenin gırtlağına bir santim mesafede asılı kaldı. Kılıç titremiyordu, ben de titremiyordum. O yirmi kiloluk demir yığını elimde bir tüy gibi duruyordu.
Salondaki kıkırdamalar bıçak gibi kesildi. Ardelion'un gözleri büyüdü; kılıcın rüzgarı yanık yüzünü yalamıştı. Kılıcı indirmeden gözlerimi gözlerine diktim. Sağ gözümdeki o altın yarık, vahşi bir hayvanın karanlıkta parlayan gözü gibi kısıldı:
"Eti duymam. Ben metali bükerim. Bu sınıf... bu sınıf benim sürgün yerim değil Eğitmen. Bu sınıf, benim av saham."
Kılıcı yavaşça indirdim ve Ardelion'un botunun ucuna sapladım. Kılıç, taş zemine keskin bir sesle girdi ve orada bir mezar taşı gibi dikili kaldı.
"Ders ne zaman başlıyor?"
Ardelion boğazındaki hayali kesiği hissetmiş gibi yutkundu. Yüzündeki o sadist ifade silindi, yerini askeri bir ciddiyet aldı:
"Şimdi. Hemen şimdi. Sıraya geç, Anomali."
Malik'in yanına, sıranın en başına yürüdüm. Diğer öğrenciler ben geçerken istemsizce geri çekildiler. Az önceki "Taze Et" şakaları tamamen bitmişti.
Sıraya girdiğimde Malik'e döndüm ve fısıldadım:
"Haklıymışsın. Burası kokuyor. Ama en azından... yalan kokmuyor."
Et Pazarı'nda yeni bir düzen başlıyordu. Ve bu düzenin kurucusu, büyücülerin artığı olarak gördükleri o "Sıfır"dı.
