Revir kanadını ana binadan ayıran o ağır meşe kapının bronz kulpu avcumun içinde buz gibiydi. Derin bir nefes alarak bu keskin havayı son kez içime çektim. Bu, taburcu olan bir hastanın hafifliği değildi; tecrit hücremden genel avluya çıkmadan önceki o son, gergin hazırlığımdı.
Annemin o amansız müdahalesinden sonra, kolum bana ait değilmiş gibi hissettiriyordu. İçinde akan şey kan değildi; saf tını akıyordu. Parmaklarımı sıkabiliyordum, elimi hareket ettirebiliyordum ama sanki bana ait değilmiş gibi geliyordu. Kendime hazır olup olmadığımı sorma gereği bile duymadım. Hazırlık, seçme şansı olanlar içindi. Benim önümde ise sadece mutlak bir zorunluluk uzanıyordu.
Kapıyı sol omzumla ittim. Ağır meşe kanatlar pürüzsüzce kayarak açıldı ve ben revirin o yapay sessizliğinden akademinin kaotik dünyasına adım attım.
Yatakhanelere ve dersliklere çıkan o devasa ana koridora bastığım ilk an, atmosferik bir basınç dalgası yüzüme çarptı. İçeride sakladığım o durgunluk, dışarıdaki gürültü duvarına toslayarak un ufak oldu. Yüzlerce öğrencinin taşlarda çınlayan bot sesleri, pervasız gülüşmeler ve zırh plakalarının şakırtısı bir çığ gibi üzerime doğru akıyordu. Fakat bu dalga gövdeme temas etmedi. Ben koridorun eşiğini geçtiğim an, o dalga dondu.
Sanki göğsümdeki Kızıl Hüküm'den dışarı sessiz bir dalga yayılmış gibi, bastığım her metrekaredeki ses jiletle kesilmişçesine dindi. Koridoru dolduran o kalabalık –soylu büyücü klikleri, kaba güçle övünen Kudret savaşçıları, cübbeleri şifalı bitki kokan simyacılar– hepsi aynı anda, kolektif bir sürü içgüdüsüyle kaskatı kesildi. Başlar milim milim bana doğru döndü. Göz kapakları kısıldı. Ve o an, içimdeki o anomalinin açlığını besleyen o mutlak reaksiyon başladı.
Vebalı bir cesedin etrafından kaçışan fareler gibi, koridordaki o kibirli kalabalık sırtlarını pürüzlü taş duvarlara yapıştırıyor, benimle aralarındaki boşluğu olabildiğince genişletmeye çalışıyorlardı. Kimse bakışlarımı göğüsleyecek cesareti bulamıyordu ama hiçbiri gözlerini üzerimden çekmeyi de beceremiyordu. Hepsinin odağı yüzümdeki o ifadesiz maskeye, boynumdan yukarı birer yılan gibi tırmanan siyah damarların sargı sınırından taşan uçlarına ve en çok da o simsiyah, ölü sağ koluma çakılmıştı.
Bu mezarlık sessizliğinin ortasında ilerlerken başımı dik tuttum, omuzlarımdaki yükü kaslarımla bastırdım. Sol gözümdeki donuk okyanus mavisi ve sağ gözümün o dikey, kehribar yaralılığından sızan altın hare, tüm koridoru potansiyel bir tehdit alanı olarak tarıyordu.
Sol tarafta, ikinci sınıflardan bir ateş büyücüsü duruyordu; boynundaki şah damarının çılgın ritmini görebiliyordum, göz bebekleri irileşmişti. Parmakları belindeki asanın kabzasına gitmişti ama kasları o kadar kaskatıydı ki o odunu oradan çekemezdi. Sağımda, ağır yapılı bir çocuk dişlerini sıkmış, bana iğrenerek bakıyordu. Kasları gergindi ancak ağırlık merkezini tamamen topuklarına kaydırmıştı; yani tamamen bir kaçış ve savunma pozisyonundaydı. Saldıramazdı. Arkalardan ise o fısıltıların tınlaşımı kulağıma çarpıyordu: "O kol... o kol lanetli.", "Dokunduğu her şeyi içeriden çürütüyormuş."
Dudaklarımın kenarında uyanmak isteyen o sivri, alaycı kıvrımı serbest bıraktım. Koridorun akustiğinde, bu donmuş sessizliğin ortasında mermere inen bir balta darbesi gibi çınlayan adımlarımla ilerledim. Buradaki parfüm kokulu, pürüzsüz zırhlı soylu çocukların tek bir tanesi bile Fırtına Tepesi'nin donmuş kayalarında canavar avlamamıştı; kendi etini eritecek o Tını yangınından geçmemişlerdi. Benim için onlar, sadece arkada uğuldayan boş bir rüzgardan ibaretti.
Korku, saygının en dürüst biçimiydi. Ve şu an, bütün koridor bana bu saygıyı kusuyordu.
Adımlarım, taş zeminde tok ve ağır ritimlerle yankılanıyordu. Üzerimdeki o ağır kıyafet, tınlaşım kanallarımın sızıntısını tutmak için her hareketime bir direnç uyguluyordu; bu yüzden her adımda zeminden bacaklarıma dönen o basıncı kemiklerimde hissediyordum. Birkaç soylu kız, yanlarından geçtiğim sıra nefeslerini tutarak eteklerini topladılar. Sanki paltomun gölgesi bile tenlerine değse onları hastalandıracaktı. Onlara dönüp bakmadım bile; sadece yanlarından süzülürken sağ kolumun o sargıyla sarılı yüzeyini hafifçe onlara doğru çevirdim. Sargıların arasından dışarı sızan o atık enerji kalıntısı, havadaki ısıyı anında emerek kızların teninde dondurucu bir esinti bıraktı. İçlerinden birinin çığlık atarak arkasındaki sütuna tutunduğunu işittim.
"Üşüdünüz mü?" Adımlarımı milim yavaşlatmadım. Sesim, buz kütlelerinin birbirine sürtünmesi kadar mesafeliydi. "Alışın. Kış geliyor."
Yatakhaneler kanadına ulaştığımda kalabalık seyreldi ama havadaki o baskı daha da koyulaştı. Burası öğrencilerin özel alanıydı ve benim buraya gelişimi, tüm katı bir karantina dalgasına boğmuştu. Benim odamın bulunduğu o uzun koridor tamamen ıssızlığa gömülmüştü. Ben koridorda ilerledikçe, sağdan ve soldan gelen o kilit sesleri, çıt, çıt, çıt diye birbiri ardına patladı. Herkes kendini içeri kilitliyordu.
Ancak 404 numaralı odamın önü boş değildi. Koridorun o loş, sönük ışığında bir kaya bloku gibi yükselen, omuz genişliği neredeyse duvar sınırlarına dayanan o devasa silueti hemen tanıdım. Malik. Sırtını benim kapıma yaslamış, kollarını o kalın göğsünde düğümlemiş, koridoru kesen canlı bir kale duvarı gibi bekliyordu. Yüzünde o her zamanki kaygısız, yemek odaklı ifade yoktu. Çenesi o kadar sıkı kasılmıştı ki şakaklarındaki kaslar zonkluyordu. Gözleri boşluğa değil, duvarların arkasından sızan o fısıltıların kaynağına, görünmeyen düşmanlara öfke saçıyordu.
Topuklarımın o ağır basan ritmini duyduğu an başını kaldırdı. Bakışları sargılı koluma, yüzümdeki o solgun hatlara ve gözlerimde yanan o parıltıya vardı. O an omuzlarındaki o ağır savaş gerilimi, o yıkıcı duruş milimetrik bir gevşemeyle indi.
"Kaptan," dedi Malik. Sesi göğsünden gelen hırıltılı bir uğultu gibiydi ama içinde o boğucu yükün hafiflediğini duyabiliyordum. "Geldin."
"Geldim," dedim, tam önünde durarak. "Neden kapıda nöbet tutuyorsun? İçeri girseydin ya."
Malik başını yavaşça arkasındaki ahşaba doğru devirdi. Yüzünde; öfkenin ve çaresizlenişin bıraktığı çiğ bir ifade vardı. "Giremedim," diye homurdandı. "Bunu kapıya çivilediklerini gördüğüm an mideme bir ağrı saplandı. Söküp koridora fırlatacaktım ama... rünlü düzenek kurmuşlar. Dokunduğun an tüm akademide alarm çanları çalar dediler."
Malik'in omzunun üzerinden kapının tam merkezine baktım. Ve o saniye, koridordaki o çocukların benden neden bir iblis görmüş gibi kaçıştığını, revirdeki görevlilerin belgelerimi teslim ederken parmaklarının neden zangır zangır titrediğini tam olarak idrak ettim. Oda 404'ün o eski ahşap kapısı gitmişti. Onun yerine, ahşabın liflerini patlatarak çakılmış kaba, siyah demir çivilerle oraya oturtulmuş, taze kan renginde metal bir plaka duruyordu. Metalin üzerindeki kırmızı boya o kadar çiğdi ki, sanki kapı canlı bir etten kesilmiş de hâlâ aşağıya doğru sızıyordu. Plakanın tam ortasına, o en uğursuz damga kazınmıştı: Dikey bir göz sembolü ve onu çaprazlama kesen iki kör zincir.
O sembolün hemen altında, üst yönetimin köşeli rünik harfleriyle ortak dilde tek bir kelime kazınmıştı: [GÖZETİM]
Plakaya baktım. O kırmızı göz de bana baktı. Taze boyanın o geniz yakan kokusu yoğundu. Bu bir oda numarası değildi; bu, "Dikkat, içeride zincirlenmesi gereken bir canavar var" diyen bir tehlike levhasıydı.
Malik dişlerini öyle bir sıktı ki kemiklerinin gıcırtısı koridorda çınladı. Yumrukları sıkılmaktan bembeyaz kesilmişti. "Söküp atayım Kaptan," diye fısıldadı, sesi tehlikeli bir derinliğe bürünerek. "Tek darbeyle o kapıyı un ufak ederim. Bu bir hakaret. Seni damgalamışlar. Sanki sen suçluymuşsun gibi!"
Malik'in sesindeki o titremeyi, dostumun benim yerime hissettiği o derin yarayı duydum. Fakat benim içimde öfkeye dair tek bir kırıntı bile uyanmadı. Aksine, zihnim muazzam bir berraklıkla hafifledi.
Sol elimi kaldırdım ve o soğuk, kırmızı metal plakanın tam üzerine yerleştirdim. Metal, avcumun temasıyla birlikte derinden gelen hafif bir titreşimle sarsıldı; plakanın içine gömülmüş olan takip büyüsü, sırtımdaki mühür ile anında cılız bir rezonansa girdi, parmak uçlarımı gıdıkladı. İçerideki her tınlaşımı, mühürden sızacak her mikro enerjiyi anbean merkeze raporlayacaklardı. Malik bana sanki delirmemi bekleyen bir çaresizlikle bakıyordu.
Bense sadece sırıttım. Fırtına Tepesi'nin o vahşi rüzgarlarında, o karanlık uçurumların kenarında büyüttüğüm o alaycı gülüş dudaklarımda gerildi.
"Bırak kalsın Malik," dedim, parmaklarımı o kan kırmızı gözün üzerinde yavaşça kaydırarak. Sesim o kadar düz ve rahattı ki Malik'in kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı. "Bu bir hakaret değil. Bu bir iltifat. Hatta büyük bir konfor. İşaretlenmiş olmak iyidir, dostum. Kimin ne olduğunu sana tek saniyede gösterir. Bu levha; korkakları, dalkavukları, arkandan konuşup yüzüne gülen o sahte yüzleri bu eşikten uzak tutacak. Bu bir filtre Malik. Artık sadece gerçekten cesur olanlar ya da bizi öldürebileceğini sanacak kadar aptal olanlar bu kapıyı çalmaya cüret edebilir."
Malik, göğsünden hırıltılı ve derin bir nefes koyuverdi, o gergin omuzları yavaşça düştü. Başını iki yana sallarken yüzünde o tanıdık, pes etmiş ifade belirdi. "Sen... gerçekten iflah olmaz bir delisin Kaptan. Tüm akademi senden ucube diye kaçıyor, sen kapıya asılan damgaya filtre diyorsun. Normal bir insan bunu görse binayı yıkardı."
"Ben normal değilim Malik," dedim, sol elimle cebimdeki ağır demir anahtarı çıkarırken. "Ve delirmek için harcayacak tek bir saniyem bile yok."
Anahtarı yuvasına soktum. Kilit, yerleştirilen o çoklu, karmaşık rünik dişlilerin klik, klik, klik eden o mekanik ve soğuk sesiyle geriye doğru kaydı. İçeriden kilitlenemeyen, tamamen dışarıdan kontrol edilen bir hücre mekanizması kurmuşlardı. Kapıyı itip içeri girdim. Odanın havası koridordan bile daha soğuktu. Ayrıldığım günden beri hiç havalandırılmamıştı ama temizlenmişti. Kitaplarım, masamdaki parşömenler, kıyafetlerim... hepsi milimetrik bir nizamla dizilmişti. Odada mühür dışı bir kanıt arayan ekiplerin o her şeyi didikleyen düzeniydi bu.
"Tam istediğim gibi," dedim eşiği geçerken. "Yalnızlık, dâhiler için aptalların gürültüsünden her zaman daha güvenlidir."
Malik peşimden içeri sızdı ve kapıyı kapatmak için hamle yaptı. Ancak ahşap kanat tamamen kapanmadan hemen önce, koridorun o uzak, karanlık köşesinde gölgelerin arasına sığınmış bir çift gözü yakaladım. Kaen. Güvenli saydığı o mesafeden, yüzündeki o korku ve tiksinme karışımı ifadeyle bizi dikizliyordu. Bakışlarım tam göz bebeklerine çakıldığı an, gövdesi irkildi ve koridorun karanlığına doğru bir adım geri fırladı.
Ona doğru sırıttım. Dostça bir selam değildi bu; bir avcının, çalılığın arkasında titreyen avına sunduğu o "Seni her an yırtabilirim" mesajıydı. Ardından kapıyı Kaen'in ve dışarıda bizi izleyen o dehşet içindeki tüm kalabalığın yüzüne kapattım.
GÜM.
Kapının üzerindeki o Kızıl Göz sembolü dışarıda kalanları izlemeye, onlara korku salmaya devam edebilirdi. İçeride ise artık sadece bize ait olan o mutlak sessizlik vardı.
Oda eski yerimdi evet, ama atmosfer tamamen yabancılaşmıştı. Duvarların tavanla birleştiği o kör noktalara yerleştirilmiş küçük, yarı saydam taşları hemen fark ettim. Gözetleme kristalleri. Uyurken bile mühürden sızacak en ufak bir Tını dalgalanmasını, Kızıl Hüküm'ün o olası patlama riskini anbean bu taşlar üzerinden okuyacaklardı.
Çantamı yatağın üzerine fırlattım. O ağır paltunun baskısı altında ezilen omuzlarımı esnetirken, sağ kolumdaki sargının gerilimini sol elimle hafifçe gevşettim.
Malik tavandaki o parıltılara ters bir bakış fırlatarak sandalyeye çöktü. "Bizi izliyorlar Kaptan. Sesimizi de alıyorlar mıdır?"
"Bırak alsınlar," dedim, umursamaz bir tavırla yatağın kenarına ilişirken. "Belki benden birkaç rün teorisi kaparlar." Masanın üzerinde duran, rünlerle tazeliği korunmuş bir elmayı kavradım. "Burası artık bizim için bir okul değil Malik," dedim, elmayı havaya fırlatıp sol avcumla sertçe tutarak. "Burası bir tecrit kampı. Dışarıdaki o korkaklar bizim sakatlandığımızı, hasta olduğumuzu sanıyorlar. Ama büyük bir yanılgı içindeler."
Elmayı ağzıma götürdüm. Kudret aurasını çene kaslarıma milimetrik bir akışla vererek, meyveyi o sert çekirdekleriyle, kemiğiyle birlikte vahşi ve tok bir kıtırtıyla çiğnemeye başladım. "Biz hasta değiliz Malik. Biz... sistemin dışına taşarak evrimleşiyoruz. Ve onlar sadece arkada kalmanın amansız korkusunu yaşıyorlar."
Malik derin, göğsünü sarsan hırıltılı bir nefes verdi. O devasa kalkanını zemine bıraktığında, ağır metalin çıkardığı o tok ses odanın duvarlarında yankılandı. "Peki şimdi ne yapacağız Kaptan? Ders programı falan bırakmışlar mı?"
Sol elimle masanın üzerinde duran, o çiğ kırmızı balmumuyla kapatılmış kalın zarfı işaret ettim. Üzerinde kalın, kırmızı bir şerit çekilmişti. "Bırakmışlar," dedim, ağzımdaki lokmayı yutarak. Zarfı açma gereği bile duymadım; o morukların ne planladığını tahmin etmek zor değildi. Bizi o normal öğrencilerin yanına, teorik büyü sınıflarına sokmayacaklardı. Enerjimizi tüketebileceğimiz, gözden uzak, ölümcül ve kirli bir eğitim sahasına süreceklerdi.
"Yarın," dedim, bakışlarımı kapıya dikerek. "Yarın, gerçek savaşın başladığı gün olacak Malik. Halid Usta bize sadece ayakta durmayı öğretti. Ama bu sürgün yeri... burası bize hayatta kalmak için etrafımızdaki her şeyi nasıl bir silaha dönüştüreceğimizi öğretecek."
Sol elimi kaldırdım, parmaklarımı tavandaki o gözetleme kristallerinden birine doğru nişanladım. İrade Bükümümün mikro dalgasıyla taşın içindeki ışık anlık olarak titredi, sönecek gibi sarsıldı.
"İyi izleyin," dedim o cansız taşın arkasındaki gözlere doğru. Sadece fısıldadım. "İyi izleyin. Çünkü şu an gözetlediğiniz şey, ileride kabuslarınızın tek sahibi olacak."
Odanın ışık rünlerini aktif etmedim. Karanlığın içinde, Malik'in o devasa gölgesiyle baş başa oturmayı seçtiğimde yüzümdeki o eski sırıtış yerli yerindeydi. Çünkü o zifiri karanlıkta, sağ kolumun sargıları altından sızan o sönük, morumsu Tını parıltısı, bana bu dünyadaki tüm yapay ışıklardan daha net ve daha huzurlu bir yön gösteriyordu. Dışarıdaki dünya bizim için bir okul olmaktan çıkmıştı; burası artık düşman hattıydı. Ve ben, o hattın tam ortasındaki bu damgalı odada, kendi krallığımın ilk taşını döşemiştim.
