Cherreads

Chapter 236 - PASLI DEMİR VE İLK DERS

Ardelion'un kırbacının havada bıraktığı o keskin deri kokusu henüz dağılmamıştı. Jrok'un devasa bedeni diğer öğrenciler tarafından sürüklenerek kenara çekilirken yerde bıraktığı çamur ve salya izi, sınıfın geri kalanı için sessiz bir uyarı levhası gibiydi. "Et Pazarı" olarak anılan bu derslik, akademinin üst katlarındaki o steril, lavanta ve parşömen kokan amfilerine hiç benzemiyordu. Duvarlardan sızan nem meşalelerin isiyle birleşip taşların üzerinde kaygan, siyah bir tabaka oluşturmuştu. Havada asılı duran pas kokusu o kadar yoğundu ki nefes alırken dişlerimin arasında metalik bir tat bırakıyordu.

Üzerimdeki bakışların ağırlığını fiziksel bir basınç gibi hissettim. Saf, damıtılmış bir korkuydu bu. Dakikalar önce bana ucube ya da büyücü artığı diye bakan o devasa cüsseli adamlar, şimdi sanki derimin altında pimi çekilmiş bir bomba taşıyormuşum gibi geriye çekilmişlerdi.

"Şov bitti!" diye gürledi Ardelion. Sesi çakıl taşlarının metal bir kovada çalkalanması gibi pürüzsüzlükten uzak ve otoriterdi. Platformdan aşağı indi ve yanımdan geçerken duraksamadı bile. Sadece omuzunun üzerinden, o tek sağlam, süt beyazı gözüyle kısa bir bakış attı. Sadist bir meraktan ibaretti bu bakış. Sınıfa döndü: "Sıraya geçin, işe yaramaz et yığınları! Bugün teori yok, felsefe yok. Bugün sadece ağırlık var."

Salonun en karanlık köşesindeki, üzeri brandayla örtülü devasa yığına doğru yürüdü. Brandayı sertçe çekip indirdiğinde ortaya çıkan manzara Malik'in bile yutkunmasına neden oldu. Bunlar silah veya antrenman kuklası değildi; hurdaya ayrılmış, paslanmış, üzerleri pıhtılaşmış eski kan lekeleriyle kaplı kaba inşaat bloklarıydı. Her biri ham demir ve taştan oluşuyordu. Üzerlerinde tutacak bir kulp veya denge noktası yoktu. Sadece ölü bir ağırlıktan ibaretlerdi.

Ardelion yere tükürerek devam etti:

"Büyücüler gücün dışarıdan geldiğini sanır. Havadaki tınıyı bükerler, süslü kelimeler söylerler ve kendilerini tanrı sanırlar. Ama manaları bittiğinde, geriye sadece yumuşak, kırılgan bir et torbası kalır." Paslı demir bloklardan birine tekme attı. Blok, tok ve sağır edici bir gümlemeyle yerinden oynadı. "Ama burada güç içeriden gelir. Kemikten, kandan ve o lanet olası iradeden. Bu demirler size büyü yapmayı öğretmeyecek. Size, kemikleriniz çatırdarken nasıl ayakta duracağınızı öğretecek."

Sınıfı taradı ve parmağını bana doğrulttu:

"Sen, Anomali. Ve senin şu koca oğlan arkadaşın. En öne. Madem Jrok'u devirecek kadar yoğunsun, o zaman bize gerçek ağırlığın ne olduğunu göster."

Malik bana döndü:

"Kaptan, bu adamın eğitim anlayışı biraz... ilkel mi?"

Dudaklarımın kenarında beliren o alaycı gülüşle omuz silktim:

"İlkel değil Malik. Dürüst. Yukarıdaki o kulelerde yalan satıyorlar. Burada ise sadece pasın tadı var. Ve ben pası severim."

Gösterilen demir bloğun önünde durdum. Bloğun yüzeyi kızıla çalan bir pas tabakasıyla kaplıydı. Şekilsiz, kaygandı ve tahminen yüz elli kilonun üzerindeydi. Normal bir insan için bunu kaldırmak bel fıtığına davetiye çıkarmaktı ama benim sorunum ağırlık değil, bu ağırlığı kaldırırken kullanacağım yakıttı.

"Kaldır!" emri geldi.

Eğildim ve parmaklarımı paslı demirin altına soktum. Metalin soğukluğu deri eldivenlerimin üzerinden bile tenime işledi. Tını yok, dedim kendime, mühür kilitli. Sadece kas, sadece kudret. Karnımın derinliklerindeki o demir tohum, biyolojik fırınımın merkezi ısınmaya başladı. Bu ısı bir büyücünün manası gibi serin değil; bir kömür ocağının harlaması gibi sıcak ve fizikseldi. Nefesimi tutup diyaframımı kilitledim. Bacak kaslarımı sıktım, ayak tabanlarım sanki zemine vidalanmış gibi yere yapıştı. Belimi değil, bacaklarımı kullanarak bloğu yukarı ittim.

Keskin bir gıcırtı yükseldi. Ses eklemlerimden değil, demir bloğun kendisinden gelmişti. Bloğu göğüs hizama kadar çekip orada kilitledim. Kollarım uyguladığım kudret basıncının yoğunluğundan titriyordu. Damarlarım boynumda ve kollarımda birer solucan gibi şişmiş, derimin altında seğiriyordu.

Yanımdaki Malik çok daha rahat görünüyordu. Devasa cüssesi ve doğuştan gelen toprak uyumu sayesinde aynı ağırlıktaki bloğu bir çuval patates gibi omzuna atmıştı. Derisi, stres altında istemsizce devreye giren demir deri yeteneği yüzünden hafifçe grileşip matlaşmıştı.

"Hafif değil," diye fısıldadı Malik bana bakarak. "Ama taşınabilir."

Ardelion kırbacını şaklattı:

"Güzel. Şimdi yürüyün. Salonun sonuna kadar. Düşüren, turu baştan alır. Kusana kadar devam."

Yürüyüş başladığında cehennemin ne olduğunu anladım. Bu bir canavarla savaşmaya benzemiyordu; bir canavar sizi öldürmeye çalışırdı, bu bir tehditti ve adrenalin verirdi. Ama bu demir sadece aşağı çekiyordu. Duygusuz, inatçı, sonsuz bir yerçekimi. Her adımda bacak kaslarımdaki hücreler depoladıkları enerjiyi çılgınca yakıyordu. Birinci tur bittiğinde alnımdan süzülen ter gözlerimi yakıyordu. İkinci turda ciğerlerim yanmaya başladı; ağzıma kendi kanımın metalik tadı geldi. Üçüncü turda ise midesindeki o korkunç canavar, açlık uyandırdı kendini.

Görüşüm bulanıklaştı. Kudret bedava değildi; büyücüler atmosferden mana çekerdi, bense kendi etimi yakıyordum. Sabah yediğim o gri bulamaç sanki hiç var olmamış gibi buharlaşmıştı. Vücudum durmam için bağırıyordu, dizlerim titredi. Bloğun ağırlığı beni öne doğru çekti, düşmek üzereydim.

Hayır, dedi içimdeki o karanlık ses, düşmek yok. Düşersen haklı çıkarlar. Dişlerimi birbirine o kadar sert bastırdım ki azı dişlerimden birinin çatladığını hissettim. Zihnimi midesindeki boşluğa değil, öfkesine odakladım. Kaen'in gülüşüne, kuledeki o "Sıfır" yazısına, annem Elyra'nın bana acıyarak bakışına... Bu öfkeyi saf bir yakıta dönüştürdüm. Karnımdaki aura çekirdeği, boş depoyla çalışmaya zorlanan bir motor gibi gürledi. Vücut ısım aniden yükseldi, üzerimden buhar tütmeye başladı. Bu sağlıklı bir güçlenme değildi; vücudumun acil durum rezervlerini, yağlarını ve kas liflerini yakarak enerji üretmesiydi.

Düşmedim. Adım attım. Bir adım daha. Her adımda zemin titriyordu. Gözlerimdeki o dikey yarık öfkeyle parlıyordu. Artık yürümüyor, zemini eziyordum.

Ardelion platformun üzerinden bu manzarayı izlerken sağlam gözünü kıstı. Diğer öğrenciler dördüncü turda dökülmeye başlamış, blokları düşürüp kusuyorlardı. Ama yanımda Malik'le birlikte hâlâ dönüyorduk. Üzerimden yükselen o ince buharı görünce mırıldandı:

"Kendi kendini yiyor. Yakıtı bittiği halde pistonları zorluyor. Bu çocuk ya ölecek ya da çelik olacak."

Malik yanıma yaklaştı. Nefes alışverişimin hırıltılı, mekanik bir ritme girdiğini duyabiliyordu:

"Kaptan, rengini beğenmedim. Mola verelim mi? Düşersen seni taşımak zorunda kalırım."

Başımı çevirdim. Yüzüm kireç gibi beyazdı ama gözlerim bir fırının kapakları gibi yanıyordu:

"Mola yok Malik. Açım, çok açım. Ama bu demir daha bitmedi."

Ardelion'un düdüğü çaldığında bloğu yere bırakmadım, doğrudan fırlattım. Demir kütlesi taş zemine gömüldü. Ellerimi dizlerime koyup derin, kesik nefesler aldım. Midem asit salgılıyordu, açlıktan başım dönüyordu. Diğer öğrenciler yerlerde sürünürken Ardelion kırbacını botuna vurarak yanımıza geldi:

"Yeterli. İlk gün için... utanç verici değildi." Bu, onun sözlüğünde mükemmel demekti. Önümde dikildi: "Manan yok."

Doğrulurken yaşadığım baş dönmesini irademle bastırdım:

"Yok. Bana lazım değil."

Ardelion'un yanık yüzü sırıtınca daha da korkunç göründü:

"Lazım olacak evlat. O vücut bu tempoyu sonsuza kadar kaldıramaz. Şu an kendini yiyorsun, görüyorum. Bir saat daha devam etseydik bayılırdın."

Cevap vermedi çünkü haklıydı. Ardelion cebinden kuru, sert ve siyahımsı bir et parçası çıkardı. Kurutulmuş troll etiydi; yüksek protein taşıyan bu şey normal bir insanı zehirlerdi ama bir savaşçı için roket yakıtıydı. Eti bana fırlattı:

"Ye. Burası Et Pazarı. Burada hayatta kalmak istiyorsan bir domuz gibi değil, bir kurt gibi beslenmelisin. Bedenin bir tapınak değil, bir fırın. Ne bulursan at içine."

Eti havada yakalayıp hiç tereddüt etmeden ısırdım. Tadı eski bir deri çizme gibi sert ve kötüydü ama mideme indiği an o biyolojik fırın yakıtı tanıdı. Karnımdaki sıcaklık yayıldı, titremem durdu ve gözlerimin önündeki siyah noktalar silindi. Eti çiğnerken gözlerinin içine baktım:

"Lezzetli." Bu bir şaka değildi; açlık, en iyi aşçıydı.

Ardelion kahkaha attı:

"Delisin sen. Buraya aitsin." Arkasını dönüp diğer öğrencilere bağırdı: "Ders bitti! Gidin ve yaralarınızı yalayın. Yarın denge çalışacağız. Ve o zaman bu demirler size hafif gelmeyecek."

Kudret Sınıfı'nın o ağır, metal kapısından çıkıp koridora adım attığımızda, yukarıdaki o büyücülerin dünyasının steril havası yüzümüze çarptı. Lavanta kokusunu alınca burnumu kırıştırdım. Eskiden bu koku bana temizlik gibi gelirdi, şimdi ise sahte geliyordu. Aşağıdaki o pas, ter ve kan kokusu gerçek olandı.

Malik omzunu esnetti, yüzünde mutlu bir sırıtış vardı:

"Kollarımı hissetmiyorum. Babamın atölyesinden beri böyle yorulmamıştım. Burası güzel Kaptan. O büyü teori derslerinde uyumaktan iyidir."

Yürürken elimi cebime soktum. Parmak uçlarım, cebimdeki o küçük metal parçasına, Siyah Diş'in kırık kalıntısına dokundu. Silahlarım henüz hazır değildi, kendi bedenim de tam değildi ama yolu bulmuştum.

"Haklısın Malik." Koridorda yürüyen o temiz cübbeli büyücüler bizi görünce kenara çekildiler; üzerimizdeki o ağır, terli aura onları rahatsız etmişti. Onlara bakmadım bile. Ben duvarların arkasını, demirin içini görüyordum artık. "Bizim yerimiz orası. O çukur. Çünkü bir kılıç ipek yastıkta dövülmez; örsün üzerinde, ateşin içinde dövülür."

Yemekhaneye doğru yürürken midem tekrar guruldadı. Troll eti sadece bir atıştırmalıktı. "Hadi," dedim, "mutfağı yağmalayalım. Sanırım bugün masayı bile yiyebilirim."

More Chapters