Öğle arasıydı.
Suko her zamanki gibi okulun çatısına çıktı.
Elinde yine kahveli jöle vardı.
Çatının kenarına oturdu.
Bir kaşık aldı.
Aşağıdaki öğrencileri izlemeye başladı.
Kimisi futbol oynuyordu.
Kimisi telefonuyla uğraşıyordu.
Kimisi ders çalışıyordu.
Suko kendi kendine mırıldandı.
"İnsanlar gerçekten garip."
Bir kaşık daha aldı.
"Bu kadar kısa bir ömürde..."
"...bu kadar çok şeyi dert ediyorlar."
Tam o sırada...
Kapı açıldı.
Shoko çatıya çıktı.
"Yine buradasın."
Suko başını salladı.
"Genelde."
Shoko onun yanına oturdu.
Elindeki kutuya baktı.
"Gerçekten her gün kahveli jöle mi yiyorsun?"
"Evet."
"Sıkılmıyor musun?"
"Sıkılmayı denedim."
"Sonra?"
"Başaramadım."
Shoko istemsizce güldü.
"Sen cidden tuhafsın."
Suko omuz silkti.
"Muhtemelen."
İkisi uzun süre sessizce gökyüzünü izledi.
Bulutlar yavaşça hareket ediyordu.
Rüzgâr hafifçe esiyordu.
Ne savaş vardı.
Ne patlama.
Ne de dünyayı tehdit eden bir şey.
Sadece sessiz bir gün.
Shoko aniden konuştu.
"Toge yaşasaydı..."
"...muhtemelen yine senin peşinden koşardı."
Suko birkaç saniye düşündü.
"Muhtemelen."
"Onu özlüyor musun?"
Suko cevap vermeden önce son kaşığını aldı.
"Biraz."
Bu cevap Shoko'yu şaşırttı.
"Beklediğim cevap bu değildi."
"Ben de beklemiyordum."
Shoko ayağa kalktı.
"Derse geç kalacağız."
Suko boş kutuyu çöpe attı.
Ayağa kalktı.
Tam kapıya yönelirken...
Bir serçe gelip çatının kenarına kondu.
Suko durdu.
Cebinden küçük bir jöle kaşığı çıkardı.
Kuşa minicik bir parça uzattı.
Serçe birkaç saniye baktı.
Sonra uçup gitti.
Shoko bunu görünce gülümsedi.
"Kurgunun ve gerçekliğin en güçlü adamı..."
"...kuş besliyor."
Suko hiç bozulmadı.
"Kuşlar dedikodu yapmıyor."
Shoko kahkaha attı.
İkisi birlikte merdivenlerden aşağı indi.
Koridor yine öğrencilerin sesleriyle doluydu.
Sanki dünya...
İlk kez uzun zamandır gerçekten normaldi.
