Malikanenin devasa, işlemeli ana kapıları tok bir gıcırtıyla aralandığında, dışarıdaki o devasa mağaranın tuhaf, serin esintisi bir anlığına geniş giriş salonuna sızdı. Mağaranın tavanını uçsuz bucaksız bir kubbe gibi kaplayan o büyülü gökyüzünden yansıyan güneş ışığı, içerinin loşluğunu bir kılıç gibi kesti. Kapıdan ilk adımını atan kişi beklendiği gibi Yuria'ydı.
Siyah cübbesi hafifçe dalgalandı ama adımlarından en ufak bir ses dahi çıkmadı. Siyah-yeşil göz bandı dimdik ileriye bakıyordu. İçeride onları bekleyen malikane sakinlerine tek bir kelime etmedi, başıyla bile onay vermedi. Her zamanki o ürkütücü, buz gibi sükunetiyle geniş salonu hızla geçerek gölgelerin yoğunlaştığı derin koridorların arasında saniyeler içinde gözden kayboldu.
Onun hemen arkasından içeri giren Lavinia ise Yuria'nın o sessizliğinin tam zıttı bir hâldeydi. Okyanus mavisi gözlerinden ateş saçıyordu. Parmaklarının ucuyla, asil kıyafetlerine yapışmış olan kurumuş çamur lekelerini ve orman kalıntılarını tiksinerek silkelemeye çalışıyordu.
"İğrenç..." diye tısladı kendi kendine. "Gerçekten iğrenç. Saçlarımın arasına kadar o lanet olası ormanın nemi, çamur , yağmur Çizmelerime bak... Bu koku üstümden günlerce çıkmayacak!"
"Ooo, prensesimiz dönmüş!" diye gürledi salonun diğer ucundan tanıdık, neşeli bir ses. Nythar, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde sırıtarak onlara doğru yaklaşıyordu. "Ne o Lavinia? Ormanda çamur banyosu mu yaptırdılar sana?"
Lavinia, parmaklarının ucunda hafifçe beliren mavi bir alevi Nythar'a doğru tehditkâr bir şekilde salladı. "Kes sesini Nythar. İnan bana şu an hiç sırası değil. Eğer o çeneni kapatmazsan o devasa bedenini yakar, küllerini de bu salondaki halıların altına süpürürüm. Hemen yıkanmam lazım!" Çizmelerini sertçe mermer zemine vurarak öfkeyle merdivenlere yöneldi ve kendi odasının bulunduğu koridora doğru homurdanarak uzaklaştı.
Geniş salonda geriye yalnızca, grubun en arkasından içeri giren Aelrindel kalmıştı.
Yaşlı elf, asasını mermer zemine her zamankinden daha ağır bir şekilde vurarak ilerledi. Omuzları çökmüş, zümrüt gözlerinin feri sönmüş gibiydi. Yüzündeki o asırlık kırışıklıklar, ormanda öğrendikleri gerçeklerin ağırlığıyla sanki birkaç saat içinde daha da derinleşmişti.
Gölgelerin içinden sessizce süzülen Zirel, Nythar'ın hemen yanında belirdi. Donuk, ifadesiz gözleriyle Aelrindel'i süzdü. "Hoş geldiniz," dedi kısaca ama sesinde ince, sorgulayıcı bir dikkat vardı. "Uzun ve... oldukça yıpratıcı bir yolculuk olmuş gibi görünüyor."
Nythar da ciddileşerek adımlarını yavaşlattı ve yaşlı elfin yanına yaklaştı. Yüzündeki sırıtış tamamen silinmişti. "Ne oldu ihtiyar?" diye sordu kaşlarını çatarak. "Lavinia'nın şu huysuzluğunu anlarım, o hep öyle de... Senin yüzünden düşen bin parça. Gemi batmış gibi bakıyorsun. Aradığınız kişi canınızı bu kadar mı sıktı?"
Aelrindel derin, titrek bir iç çekti. Asasına iki eliyle sıkıca tutunup bir anlığına gözlerini kapattı. Zihninde hâlâ Yuria'nın ormanda söylediği 'kabuğum çatlamaya başlıyor' sözleri yankılanıyordu.
Gözlerini açıp karşısında merakla bekleyen Nythar ve Zirel'e baktı.
"O adamın canımızı sıkması..." diye mırıldandı Aelrindel, sesi yorgun ve asırlık bir kederle doluydu. "...inanın bana, bugün yüzleştiğimiz gerçeklerin yanında en önemsiz olanıydı."
"Sonra..." diye mırıldandı Aelrindel, elini itiraz kabul etmeyen ama bir o kadar da yorgun bir ifadeyle havaya kaldırarak. "Sonra geniş bir zamanda anlatırım. Şu an inanın vakti değil, kemiklerim bile sızlıyor. Ben biraz dinlenmeye geçiyorum."
Yaşlı elf, asasının tok sesleri eşliğinde ağır adımlarla merdivenlere yönelip gözden kaybolduğunda, Nythar ve Zirel salonun ortasında baş başa kaldılar. Zirel'in donuk gözleri ile Nythar'ın çatık kaşları anlık olarak kesişti. Kelimelere dökülmeyen, sessiz bir bakışmaydı bu. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu; cevapları alabilecekleri tek bir kişi kalmıştı.
Birlikte malikanenin en üst katındaki o geniş, ağır ahşap kapıya doğru yürüdüler. Burası Leydi Yuria'nın sadece yatak odası değil, aynı zamanda kişisel kütüphanesiydi.
Kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdiklerinde, havada yoğun bir eski parşömen, mürekkep ve mum kokusu vardı. Oda devasa kitaplıklarla çevriliydi; masaların, sehpaların ve hatta yerlerin üzeri bile açık kitaplar, haritalar ve üst üste yığılmış ciltlerle doluydu. Yuria, geniş çalışma masasının ardında oturmuş, önündeki kalın, deri kaplı bir kitabı okuyor ve elindeki tüy kalemle sürekli bir parşömene notlar alıyordu. Siyah-yeşil göz bandı her zamanki gibi yerindeydi.
Nythar odaya adımlarını atar atmaz o ağır, ciddi havayı her zamanki umursamaz tavrıyla dağıttı. Odadaki en rahat, geniş kadife koltuklardan birine kendini boylu boyunca bırakıp bacaklarını uzattı.
"Leydim," dedi Nythar sırıtarak, "Bizden mi kaçıyorsunuz yoksa? İçeri girdiğinizden beri yüzünüzü göremedim."
Onun hemen arkasından içeri giren Zirel, Nythar'ın bu rahatlığına ve laubaliliğine her zamanki gibi tahammül edemeyerek ona buz gibi, sert bir bakış attı. Ardından Yuria'ya dönüp saygıyla başını hafifçe eğdi. "Bir sorun mu var Leydim? Aelrindel çok yorgun ve oldukça... sarsılmış görünüyordu."
Yuria tüy kalemin ucunu parşömenden kaldırmadan yazmaya birkaç saniye daha devam etti. Sonra usulca kalemi hokka'nın yanına bırakıp başını onlara doğru çevirdi.
"Bir sorun yok," dedi Yuria, sesi her zamanki gibi pürüzsüz ve duygudan arınmıştı. "Ormandaki o adamla yaptığımız görüşmenin detaylarını ve can sıkıcı kısımlarını Aelrindel dinlendiğinde size uzun uzun anlatır."
Ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Siyah-yeşil göz bandının ardındaki görünmez bakışları önce Zirel'in, sonra Nythar'ın üzerinde gezindi. "Size daha önce bahsettiğim biri vardı... Devranna. Onu bulmam lazım."
Nythar'ın yüzündeki sırıtış yavaşça silindi. Koltukta hafifçe doğrulup öne doğru eğildi. "Leydim... O kadını bulmak neden sizin için bu kadar önemli? Çok mu güçlü biri?"
"Evet," dedi Yuria hiç tereddüt etmeden. "Çok güçlü."
Nythar kaşlarını çattı. "Peki onu bulunca ne yapacaksınız Leydim? O gücü bizim için mi kullanacaksınız?"
"Hiçbir şey," diye yanıtladı Yuria soğukkanlılıkla. "Onu bulduğumda yapacağım tek şey bu; hiçbir şey. Sadece onu Luxaris'ten önce bulmam lazım. Yoksa ona neler yapacaklarını az çok biliyorum."
Zirel ve Nythar sessizce onu dinlerken, Yuria ormanda Aelrindel ve Lavinia'ya anlattığı o korkunç gerçeği onlara da kısaca özetledi. İnsanların doğaüstü güçlerinin diğer ırklar gibi öğretilmiş bir sanat olmadığını, kan bağıyla, genlerden çocuklara aktarılan hastalıklı bir anomali olduğunu anlattı. Luxaris'in asırlardır bu nadir güçlerin peşine düştüğünü, güçlü kanları bir araya getirerek ya da onları zorla alıkoyarak o özel yetenekleri tamamen kendi tekellerine, kendi soylarına katmaya çalıştıklarını söyledi.
Sözlerini bitirdiğinde odadaki o dingin mürekkep kokusu yerini ağır bir gerilime bırakmıştı. Zirel'in donuk yüzünde bile hafif bir tiksinti belirtisi geçti.
"Eğer Devranna'yı bulurlarsa," dedi Yuria, sesinin tonu odanın sıcaklığını birkaç derece düşürecek kadar soğuklaşmıştı, "onun gücünü, onun kanındaki o saf yıkıcılığı almak ve kendi soylarına katmak için her şeyi yaparlar. Onu bir damızlık, bir silah fabrikası gibi kullanmaktan zerre çekinmezler."
Yuria yavaşça ayağa kalkıp pencereye doğru yöneldi. Dışarıdaki avluya, karanlık okyanus sularının filtrelediği o solgun ışığa doğru baktı.
"Benim amacım Luxaris ile anlamsız, topyekün bir savaşa girmek değil," diye fısıldadı Yuria, sesi daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. "Ama göz göre göre Devranna'nın o kadim gücünü... ve en önemlisi, eski dostumu onların o kanlı, kirli ellerine bırakamam."
Yuria, pencerenin pervazından usulca elini çekti. Mağaranın o yapay ama sıcak güneşinden süzülen ılık ışık, yüzündeki siyah-yeşil göz bandının üzerine vuruyordu. Duruşunda asırların getirdiği o bükülmez otorite vardı ama sesinde yankılanan şey sadece saf, ağır bir yorgunluktu.
"Savaşın asla gerçek bir kazananı olmaz," diye devam etti. Her bir kelimesi odanın içindeki o ağır mürekkep kokusunu bile ezip geçiyordu. "Bunu en iyi ben bilirim. Çünkü savaş bittiğinde geride kalan o dumanı tüten küllerin, sağır edici sessizliğin ve dipsiz boşluğun tam ortasında yürüyenlerden biri de ben oldum."
Zirel ve Nythar, sanki zaman durmuş gibi nefeslerini tutarak onu dinliyorlardı. Nythar'ın o laubali tavrından, Zirel'in o soğuk duruşundan eser kalmamıştı; ikisi de karşılarında duran bu kadının taşıdığı o devasa ağırlığın altında eziliyor gibiydiler.
Yuria yavaşça onlara doğru döndü.
"Bu yüzden, her ne pahasına olursa olsun o kıvılcım çakılmamalı," dedi kesin bir dille. "Bırakalım, o çok sevdikleri yalanlarıyla dünyayı yönetsinler. Sahte tahtlarında oturup kibrin tadını çıkarsınlar. Eğer biz onlara karşı kılıçlarımızı çeker ve gölgelerden çıkıp topyekün bir savaşa girersek... bu yıkımın bedelini sadece biz ödemeyiz. İki devin çarpıştığı bir dünyada, o ateşin içinde ezilip kül olan, asıl zararı gören yalnızca tüm insan ırkı olur."
